
Bundan tam 77 yıl önce, 4 Nisan 1949’da halkların katili NATO kuruldu. Esas olarak neredeyse bütün bir dünyayı etkisi altına alan sosyalizm dalgasına karşı mücadele etmek için kurulan NATO, ABD’nin öncülüğünde batı emperyalizminin askeri ve ekonomik hegemonyasını genişletmek amacıyla kullanılan bir savaş örgütü oldu. Ve o günden bu yana karakterine uygun bir biçimde nerede halkların eşitlik ve özgürlük arayışı varsa, orayı manipüle etme, kanla bastırma, katliamla cevap verme rolünü de eksiksiz yerine getirdi. Suriye’den Irak’a, Afganistan’dan Venezuela’ya bir dönemler “komünizm tehditine” yönelik gerçekleştirdikleri saldırıları günümüzde “işgal ettikleri ülke yönetimlerinin anti-demokratik olması” bahanesiyle gerçekleştirmeye başladılar. Yaşadıkları krizden; her anlamda kendilerine bağımlı ülkeler yaratarak, sömürge, yarı-sömürge ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına, zenginliklerine konarak yeni haksız savaşları devreye sokarak çıkmaya çalışıyorlar. Türk devletinin de kurulduğu günden bu yana emperyalizme bağımlı bir ülke olarak gelişmesi, emperyalist savaş örgütü NATO’ya katılmasını gerektirdi. NATO’nun Yunanistan’la birlikte ilk üyesi olan Türkiye, çok daha örgütlü bir şekilde anti-komünist kampa sırtını yasladı ve buna uygun politikaları devreye soktu. ABD desteğiyle donanmasını güçlendirmesi, askerileşmeyi hızlandırması, sendikal mücadelenin gelişmeden fiilen boğulmaya çalışılması, anti-komünist ideolojik hattın her alanda propaganda edilmesi bunlardan yalnızca birkaçı. Diğer taraftan tüm bunlarla amaçlanan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin baskı, sefalet ve zulüm karşısında seçeneksiz olduğuna ikna edilme çabasıdır. Her ne kadar gelişen devrimci dalgayı kendi yasalarını bile tanımadan her türlü zoru kullanarak, güçlü bir biçimde bastırmaya çalışsalar da bu topraklardaki anti-emperyalist mücadeleyi yok edemediler, edemeyeceklerdir. İnsanlığa kan kusturan barbarlık düzeni sürdükçe bu barbarlığa karşı mücadele edenler de daima olacaktır. Bu coğrafyanın işçi-emekçilerine, halklarına yaşatılan onca katliam ve sindirme politikalarına rağmen gerilemelere, daralmalara rağmen devrimci mücadele yeniden yeşerdiyse, filizlendiyse bu düzeni alaşağı etmeden de bu mücadele bitmeyecektir.
NATO’ya Karşı Anti-Emperyalist, Anti-Faşist Mücadele Hattını Büyütelim!
Bir avuç emperyalistin dünyayı kendi çıkarları uğruna kana bulama arzuları karşısında ise ezilen halkların direnişi her daim olmuştur. Kâr hırsından gözleri dönmüş emperyalistler ve yerli işbirlikçilerine karşı nasıl cevap verilmesi, nasıl örgütlenilmesi gerektiği konusunda coğrafyamızın devrimci mücadele tarihi; ODTÜ’de Komer’in arabasını yakanlardan 6. Filoyu denize dökenlere, Efraim Elrom’u kaçıranlara kadar onlarca örnek alınacak anlayış ve pratiğe sahiptir. ABD ve NATO’ya bağımlı Türk devletinin her şekliyle devrimci mücadeleyi imha etme saldırılarına karşı canlarını ortaya koyarak direnenler bizler için birer pusuladır. Onlar emperyalist ve faşist kuşatmaya devrimci, örgütlü ve birleşik mücadele ile cevap verdiler. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını engellemek için Kızıldere’de can bedeli çarpışan Mahir Çayanlar; Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alparslan Özdoğan’ın ihbarcısını cezalandıran İbrahim’ler devrimci dayanışmanın, sorumluluğun bilincini kuşanmışlardı. İşte devletin, işçilere-emekçilere, kadınlara, LGBTİ+’lara, öğrencilere topyekün halka saldırılarının yoğunlaştığı böylesi bir dönemde sahiplendiğimizi iddia ettiğimiz devrimci önderlerimizin pratiklerini ve anlayışlarını kuşanmak, daha ilerisini örgütlemek bizler için birer sorumluluktur. Emperyalizm ve faşizme karşı devrimci dayanışmanın, birleşik mücadele hattını örmenin önemi çok daha çarpıcı bir boyuttadır.
Açlık sınırının dahi altında asgari ücrete mahkum edilen işçi-emekçiler, erkek egemen zihniyete maruz kalarak eve hapsedilmek istenen ve erkek şiddeti tarafından öldürülen kadınlar, varlığı dahi yok sayılan, cezalandırılan, katledilen LGBTİ+’lar, okurken insanlık onuruna aykırı şartlarda çalışmaya zorlanan ve nitelikli eğitimden barınmadan mahrum olan öğrenciler… birden fazla çelişkinin muhatabı olan, bu sistemden alacaklı olan tüm kesimlerle bir araya gelebilmek, birleşik mücadeleyi örebilmek için daha fazla tartışmalı ve çaba sarf etmeliyiz.
19 Mart sürecinde bir kere daha gördük ki AKP-MHP faşist iktidarının uzunca bir süredir halka ördüğü korku ve yalnızlık, çaresizlik duvarları öfkeli gençlik kitleleriyle yıkılabiliyor, binlerce gözaltıya, tutuklamaya ve baskıya rağmen sokaklar dolabiliyor. Ancak bu eylemliliklerin ihtiyaç duyduğumuz devrimci bir önderlikten yoksun olması birleşik, kitlesel değil tam tersi dağınık ve dar bir durumda olmamız bu süreci çok daha verimli geçirmemizin önündeki en büyük engeldi. Kapitalist emperyalist sistemin içerisinde bulunduğu krizi, devreye sokulan haksız savaşları göz önüne aldığımızda, önümüzdeki süreçte kitlesel isyanların yaşanacağı bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Devletin devrimci örgütleri tasfiye etmek için elinden geleni yaptığı, siyasi saldırganlığını arttırdığı bir dönemde bu saldırganlığa karşı devrimci dayanışma hattını örmek önümüzdeki zorlu günleri gerek ideolojik, gerekse pratik açıdan daha güçlü karşılamamızı sağlayacaktır. Varolduğumuz alanlarda bu çizgiyi örgütlemenin önünü açacak etkinlikler, tartışmalar yürütmek; bize kendi gerçekliğimizi görmemizde, ilerlemekte, hareket etmekte daha geniş bir perspektif kazandıracaktır.
NATO’ya karşı örgütlülüğümüz insanca bir geleceğin teminatıdır!
