Bu dönemsel ve tepkisel bir araya gelişler kısa süreli olarak kadınlara ve lubunyalara umut ve coşku aşılasa da örgütlü ve bilinçli bir karşı koyuşa dönüşmediği sürece maalesef uzun vadede umutsuzluğa ve hareket etmemeye dönüşecektir.
Erkek devlet şiddetinin kendisini hayatımızın her alanında gösterdiği bir süreçten geçiyoruz. Kapitalist sistemin içerisinde bulunduğu kriz gün be gün derinleşikçe, işgal ve haksız savaş siyasetleri genişliyor. 3. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ayak sesleri yaklaşırken egemenler de kendilerini bu gerçekliğe göre hazırlıyor. Böyle bir tablonun, işçiler; ezilen ulus ve inançlar, kadınlar, LGBTİ+’lar için daha fazla sömürü, şiddet ve inkar getireceği açıktır. Dünya genelinde emperyalist kapitalist devletler için uzun süredir gündemde olan ancak son bir kaç yıl içerisinde ayyuka çıkmış ekonomik ve sosyal olarak yönetememe hali, kadın ve LGBTİ+ düşmanı, faşist, ırkçı, siyasetlerle halı altına süpürülmeye çalışılıyor. Demokrasi ve özgürlükler diyarı olarak pazarlanan Batı Avrupalı devletler ve ABD’de ırkçı, homofobik-transfobik, kadın düşmanı partilerin yükselişte olması ve iktidara geldikleri gibi kadınların, lubunyaların, göçmenlerin kazanılmış haklarına saldırmaları, reklam ve pazarlama şirketlerinin bu politikalara uygun siyasi figürlere sponsor olup desteklemeleri bir tesadüf değil. Türk devletinin de bir süredir adeta vites arttırdığı kadın ve LGBTİ+ düşmanı politikalar bu krizden bağımsız ele alınamaz. “Aile Yılı” adı altında ileri bir safhaya taşınmaya çalışılan siyaset tam olarak Türk hakim sınıflarının ihtiyacının bir ürünüdür. İktidarlarını koruyabilmek, yarattıkları savaşa uygun bir toplum inşa etmek amacıyla ilk saldırdıkları kesimlerden biri olan kadınları ve lubunyaları toplumdan soyutlamak, toplumsal üretimden dışlayarak eve hapseden politikalar geliştirmek, bedenlerimize dair söz hakkımızı elimizden almak, kampüslerdeki varlığımızı görünmez kılmaya çalışmak veya silmek en yoğunlaştıkları siyasetlerden biri olarak karşımızda duruyor.
Bireysel Öfkemizi Örgütlü Güce Dönüştürelim
Kampüslerden eve, iş yerlerimizden sokağa kadar hayatımızın her alanına sirayet eden kadın düşmanı politikaları tüm biçimleriyle yaşıyoruz. Düzenin yaratmış olduğu pislikler, biz kadınlar ve lubunyalara yönelik yürüttüğü daha fazla şiddet ve inkar siyaseti; genç kadın ve lubunyalar için katlanılamaz bir boyutta. Uzun süredir var olan öfke ve hareket etme isteğinin, kampüslerde, sokaklarda bir gerçekliğe dönüştüğünü gözlemliyoruz. Bizlere vaadedilen bu şiddet düzenini kabul etmiyor, her türlü baskıya; gözaltıya, tacize karşı bulunduğumuz her alanda daha fazla ses çıkartıyoruz. Bu DTCF, Hacettepe, ODTÜ, YTÜ gibi üniversitelerin gündemleri ve eylemleriyle de kendini gösteriyor. Son dönemde kampüslerdeki kadın ve LGBTİ+ çalışmalarının çıkarttığı ses, soruşturmalara; ÖGB ve polis şiddetine karşı geri adım atmayışlarımız, 25 Kasım’da yarattığımız kalabalıklar, örülen etkinliklere örgütsüz kadın ve lubunyaların katılımı bunun en büyük örneklerinden. bu dönemsel ve tepkisel bir araya gelişler kısa süreli olarak kadınlara ve lubunyalara umut ve coşku aşılasa da örgütlü ve bilinçli bir karşı koyuşa dönüşmediği sürece maalesef uzun vadede umutsuzluğa ve hareket etmemeye dönüşecektir. O yüzden çelişkilerin bizler için bu denli yoğunlaştığı ve iç içe geçtiği bir atmosferde, bulunduğumuz her alanda genç kadın ve lubunya çalışmalarına örgütsel bir nitelik kazandırmak için çabalamalı, en geniş kadın ve lubunya kesimlerine ulaşabileceğimiz, çıkmazlarımızı ve tıkanıklıklarımızı alternatif mücadele yollarını birlike tartışabileceğimiz alanlar yaratmaya çalışmalıyız. Bedenlerimiz ve kimliklerimiz üzerinden bu kadar söz üretildiği, örgütlü ve sistematik bir şekilde saldırıya maruz kaldığımız gerçekliği ve ciddiyetiyle hareket etmeliyiz. Bu bilinçle hareket etmek, toplumda ikinci sınıf olarak görülen; sözüne, eylemine önem verilmeyen, güvenilmeyen bizlerin, yaşamın her alanında özneleşebilmesinin, müdahale edebilmesinin de önünü açacaktır.
Örgütleyecek Öfkemiz, Değiştirecek Cüretimiz Var!
Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığına karşı o veya bu şekilde ses yükselten, sokağa çıkan bizler, yaşamımızın her alanında karşılaştığımız ataerkiyle mücadelede uzun soluklu bir yolun yolcularıyız. İnsanca yaşamın bile zor olduğu bir düzende vereceğimiz mücadelenin de zorluklarla dolu olduğunu, bugüne dek kazandığımız en ufak demokratik haklarımızın kadınların ve lubunyaların bin bir fedakarlıkla, inatla kazandığını unutmamalıyız. Sosyal yaşamımızda, bulunduğumuz üniversite harekelerinde veya örgütlerimizde inisiyatif almada, söz kurmada, erkeklikle mücadelede ısrarcı olmalıyız. Bu anlayışla hareket edersek alandaki diğer kadın ve lubunya arkadaşlarımıza da cesaret verebiliriz. Birbirimizden güç alarak, eksiklerimizi tamamlayarak ilerlemede ve tüm halkalarıyla bizlere şiddet sarmalından başka bir şey vaadetmeyen ataerkil kapitalist sistemden ve hayatımızdaki yansımalarından hesap sormada, müdahale etmede kararlı olalım.
Yazı; Yeni Demokrat Gençlik dergimizin 24. sayısında yayımlanmıştır.

